Kenan Çamurcu
1981’de Ankara’da Silahlı Kuvvetler Gücü halter takımında askerken antrenman yaptığımız halter salonuna ağırlık çalışmaya gelirdi Hasan Köni. Hoş sohbet ve eğlenceli biriydi. Bir keresinde ‘80 darbesinden önce ülkücü ve devrimci hareketlerin üniversiteye yeni kayıt yaptırmış taraftarlarını hareket içinde çelikleme taktiğini anlatmıştı. Ülkücüler, adı meşhur bir ülkücü abiyi sormaya solun kalesi Emek kampüsüne, solcular da meşhur bir solcu abiyi sormaya sağın karargahı Cebeci’ye gönderirmiş yeni çocuğu. Orada yediği dayağın etkisiyle artık hareketin sağlam ve sadık bağlısı olurmuş. Güzelce de radikalleşirmiş.
Köni kuşkusuz karikatürize edip fıkralaştırmıştır ama yaşanmış örnekler kesin vardır. İtalya’da düzenlenecek Avrupa gençler şampiyonası için Ulus’ta bir otelde kampa alındığımız sırada 11 Eylül 1980’de gece yarısı otelin karşısındaki binaya yazı yazan grupla karşı grubun kavgasını izlemişliğimiz var. Ertesi gün Kenan Evren’in bir numaralı bildiriyi okuduğu sabaha uyandığımız gece. Tarafları o saatte çatışmaya motive eden şey, tek başına ideoloji olmasa gerek. Kontrolden çıkmış radikalleşmenin beklenebilecek sonucuydu öyle şeyler. Darbenin sokağa çıkma yasağı, yurtdışı yasağı falan derken yöneticiler İtalya’daki şampiyonaya gidebilmemiz için günlerce uğraştı. Olmayacağı kesinleşince şehrimize, eve döndük. Kampta olduğumu bilmedikleri için bir süre evimize gelip giden polislerin nihayet vazgeçmesiyle kuralsız 12 Eylül gözaltısından bu sayede kurtulmuştum.
Yıllar sonra, 2000’lerin başında NTV’de bir dışpolitika programında karşılaştığımızda Ankara’da halter salonundaki sohbeti aktarmam Köni’ye sürpriz oldu, gülüştük. Evet, trolizm ve cehalet epidemisinin henüz memleketi toptan enfekte etmediği o zamanlar NTV’ye davet edilirdim, hatta iktidar taraftarı kanallarda bile gerçek anlamda dışpolitika konuşur, iktidarın bazı yaklaşımlarını eleştirirdik. Şimdiki gençler bilmez, bugünkünden çok farklı bir evrendi; analiz ve bilgi değeri olan objektif, bilimsel, tarafsız programlar olurdu o vakitler ve biz de sözümüzün sorumluluğunu üstlenip ciddiyetle değerlendirmelerimizi yapardık. Kaliteli, makul, mutedil, güzel günlerdi. Bugünkü meczupluk, görgüsüzlük, vasıfsızlık ve zevksizlik, keyif kaçıramayacak kadar cılız, güçsüz ve görünmezdi.
Neyse.
Yeter ki Yahudilere düşmanlık olsun, her çağrıya depar
“Filistin davası”nın radikalleştirme temrinleri, Ankara hatıralarımın arasında içinde bir parça trajedi de barındıran komik anekdotla tematik olarak benzeşiyor. Filistin endüstrisi Müslümanlığı radikalleştiren en önemli kalem. Liste başı. Sınır aşan niyetlerle terörizme dönüşüyor. El-Kaide'nin küresel cihadı böyle ortaya çıktı. Faşist radikalizme yatkın İslamcılığın, zaten antisemitik nefretle doluyken hakikatinin ne olduğunu bile bilmediği, hatta merak da etmediği Filistin için kendini sokaklara atması olağan hal. Yeter ki Yahudilere düşmanlık olsun, her çağrıya kesin inançla depara tetikteler. Sadece Türkiye’de değil, farklı ülkelerde de gerçeği tanınmaz hale getiren bol miktarda medyatik yanıltmalarla meydanlara çıkarmayı başardıkları insanlar için esaslı radikalleşme talimi o protesto eylemleri. Deneysel örneklerden anlıyoruz bunu. Eylemcilere uzatılmış rastgele mikrofonlara verilen cevaplar, uğruna polisle ve rakip gruplarla çatışmayı göze aldıkları “dava”ya ilişkin ne kadar az şey bildiklerinin çok sayıda kanıtı.
İtiraf edeyim, ‘80’li yılların ortasında 12 Eylül darbesinden sonraki ilk Filistin mitingini İzmit’te düzenlendiğimizde ve yine ilk Kudüs gününü tertiplediğimizde bu faaliyetlere öncülük etmiş, hukuki risk ve sorumluluk almış, devam eden askeri darbe şartlarında kimsenin desteği olmaksızın kanunsuz polis sorgusuna alıkonmuş kişi olarak benim de Filistin hakkında araştırarak bildiğim bir şey yoktu. İçinde bulunduğumuz sosyal içicilik ortamının ezberlerinden başka. O gün ve bugün bu işlerin peşinde koşturanların tamamının ezberler, klişeler ve sloganlar dışında malumatının olmadığı gibi. Müslümanlığın her branştan ekabiri ve uluları buna dahil. Filistin meselesinin endüstriyel tarafında rantiye işine bakan IBAN esnafını hariç tutalım. Onlar gayet rasyonel ve ne yaptığını en iyi bilenler. Mesela Filistin endüstrisinin ünlülerinden Bassim Yusuf, “Sisi'nin askeri darbesi ve faşist rejimi” gerekçeli sığınma başvurusundan ABD'den olumlu sonuç aldıktan sonra Sisi rejiminin propaganda aygıtıyla 400 bin dolar maaşlı anlaşma imzalamış.Türkiye’de de Gazze savaşı bahanesiyle İslami cemaat ve grupları coşturup memlekete sıkıyönetim depresyonu yaşatan profesyoneller, berbat ekonomi nedeniyle zor durumdaki iktidar partisini tekrar birinci sıraya çıkarmakla kendilerine lütfedilen nimetlere şükranlarını sunmuş oldu.
Filistinizmin yakıtı cehalet
Filistinizmi ayakta tutan en önemli yakıt cehalet tabii ki. Teknede kaydettiği twerk videosuyla Sumud filosunun şöhretine katkısı olmuş İspanyol aktivistin “Filistinliler seksen yıldır hayvan muamelesi görüyor” demesi derin ve şifasız cahillik bahsinden mesela. Oysa o tarihte (1945), bugünkü Gazze ve Batı Şeria’da (Yahuda ve Samariya) toplam 2 milyona yakın nüfusun sadece yüzde 30’u Yahudi’ydi. Yahudi azınlığın çoğunluktaki Araplara kötü muamelesinin imkansızlığı bir yana, Yahudi göçmenler, tacizlere ve saldırılara karşı kendini koruyamıyordu dahi. Zaten bu açık ara nüfus denklemi nedeniyle Araplaşmış (muarreb) Müslümanlar 1947 tarihli BM paylaşım planını reddetti ve Yahudilere etnik temizlik için 6 Arap devletinin oluşturduğu koalisyonla 1948 savaşını başlattı. Yenilince büyük utancı örtbas etmek için adına “nakba (felaket)” deyip her yıl ağlak anma törenleri düzenledikleri ve İsrail’i “işgalci” olarak suçladıkları saldırı yani. “İşgalci siyonist rejim” klişesi, bu ağır yenilginin kaçınılmaz askeri, siyasi ve diplomatik sonucunu suçlu çıkarma kampanyasının sloganı.
Yahudilerin vatanlarına dönmeye başladığı birinci dünya savaşından sonraki yıllarda, Osmanlı yönetiminde Yahuda’da nüfus dağılımı 700 bin Araba karşılık 50 bin Yahudi şeklindeydi. Az sayıda da Hristiyan vardı. Araplaşmış Amalikalılar sürekli Yahudileri taciz ediyor, köylere baskınlar düzenliyor, etnik temizlik peşinde koşuyordu. 1929’da Hevron’da (Hebron, el-Halil) evlere şafak baskınıyla çoluk çocuk ayırmadan 67 Yahudiyi katletmeleri ilk toplu kıyım vakası olarak kaydedilmiş. 7 Ekim 2023 saldırısının tıpkısı. Muhtemelen Kassamcılar, baskın ve katliam sonrasında Hevron’un Yahudisizleştirilmesi gibi 7 Ekim katliamıyla da İsrail’i Yahudilerden arındıracaklarını zannetti. 1948, 1967 ve 1973 saldırılarında ne olduysa 2023 Ekim saldırısının sonucu da öyle oldu. Filistin-politik yine yenildi. İsrail’i ele geçirecekleri hülyası kabusa döndü ve Gazze’yi kaybettiler.
Saldırgan mağlup mazlum olmaz
Büyük Arap nüfusun küçük Yahudi azınlığa karşı ardarda imha savaşları başlatan taraf olmasına ve her defasında yenilmesine karşın muzaffer kazanımları hakettiğine inanması “Filistin davası”nın özeti. Saldırgan mağluptan mazlum olur mu? Tabii ki olmaz, ama siyasal Filistinizmin propaganda çalışması buna odaklı.
Saldırıya uğrayan İsrail, kendisine açılan savaşta ele geçirdiği (fetih?) toprakları barış karşılığında Mısır ve Ürdün’e iade etti, onlar da İsrail’i tanıdı ve savaşlar çağını kapattı. Ama Filistin-politik, İsrail’in ve Yahudilerin yok edilmesi, Yahudilerden arındırılmış ülkenin tamamının kendilerine verilmesi hülyasından vazgeçmiyor. Hitler için Filistin Nazi tugayı kurmuş Emin el-Hüseyni’nin mirasına vâris neo-faşist İslamcılıklar da bu hülyayı kutsal davaya dönüştürdü. Bu davanın dinle imanla alakası olmadığını kanıtlarıyla yazmıştım.
“Filistin davası” özü, cevheri, benliği olan, bizatihi şey değil. Arızi, kazara, tesadüfi, rastgele, geçici. Tarihsel ironidir: 1948, 1967, 1973 savaşlarını Mısır-Ürdün-Suriye-Lübnan-Irak-Suud koalisyonu kazansaydı ve İsrail kaybetseydi İsrail yine olacaktı, ama bırakın ülkeyi, Filistinli diye bir toplum bile olmayacaktı. Çünkü Gazze Mısır’da, Batı Şeria da Ürdün’de kalacaktı ve buralarda yaşayanlar o ülkelerin vatandaşları olacaktı. İsrail Başbakanı Golda Meir açıkça söylemişti: “Eğer Hüseyin [Ürdün] 1967’de savaşa girmeseydi Batı Şeria onun elinde olacaktı. Esad savaşa girmeseydi Golan Tepeleri Suriye’de kalacaktı. Nasır 1967’de savaşa girmeseydi Sina Çölü ve Gazze Şeridi onun elinde olacaktı. [İsrail, Sina’yı barış karşılığında iade etti.]” O yüzden Arafat'ın icat ettiği “Filistin davası”, İsrail'in savaşları kazanmasına nasıl minnettar, müteşekkir.
Öyleyse İsrail’in Mısır ve Ürdün’e komşu olacağı 1967 statüsüne dönülmesi demek, başa sararak Filistinlilik kimliğinin yok hükmüne irca anlamına geliyor. Buna mukabil 1947’de BM’nin paylaşım planı kabul edilseydi yine Filistin diye bir ülke, devlet ve toplum olmayacaktı, ama İsrail’e komşu bir Arap devleti daha kurulacak ve iki devlet, barış ve refah içinde yanyana yaşayacaktı. Belki zaman içinde yaralar iyileşir kanton, federasyon bile olabilirlerdi. Düşünün, İsrail gibi kişi başı gelirin 56 bin dolar olduğu bir Arap devleti İhvancı saldırganlığa, Hamas’ın ilkelliklerine, şiddet ve teröre izin verir miydi? Fakat Müslümanlar, birinci dünya savaşı günlerinden başlayarak ve nihayet Hitler’e asker yazılarak illa Yahudilere etnik temizlik kötülüğünde takıldı kaldı. Bu da onlara sadece yenilgi, kayıp, yıkım, sefalet ve acı getirdi.
Filistin devleti fikri en feci seçenek
Batı Şeria’nın Ürdün’e, Gazze’nin de Mısır’a verildiği yeni harita, Trump’ın Gazze barış planından çok önceden beri uzun zamandır masada. İsraillilerin böyle bir haritada makul devletlerle komşu olmak istemesi anlaşılabilir niyet. Böylelikle onların vatandaşı Filistinlilerden gelecek saldırılara karşı bir muhatab devlet olacak karşılarında. Ama Ürdün, 1970’de Filistin siyasetinin darbeye kalkışması nedeniyle ahalinin yaşadığı travmatik tecrübeden mütevellit Amerika ve İsrail’in planı karşısında çekingen, isteksiz. Ancak yapısal garantör tedbirlerle bu işe girebilir. Mısır da siyasal Filistinizmin, Irak’ın Kuveyt’i işgali sırasında ülkede sergilediği şiddet, terör, yağma olaylarına, Ürdün’deki darbe kalkışmasına, kontrolsüz şiddet sarmalının sebebi olmasına bakarak bu problemli toplumu vatandaşı yapmak istemiyor. Gazze’ye ördüğü dev duvardan belli ne düşündüğü. İsrail’in Batı Şeria’ya diktiği duvarın tıpkısı. Ona utanç duvarı diyen Filistinliler, Sisi’ye tek kelime edemiyor. Belki teşvik edici meblağda finansal, askeri, ticari destek Kahire’yi Gazze’yi ilhaka heveslendirebilir.
Bağımsız Filistin devleti fikrinin en feci seçenek olduğunu bölgedeki bütün başkentler biliyor. İslamcı ve İhvancı organizasyonların, böyle bir devlette yerli halka dünyayı dar etmekle kalmayacağı, çevreye de terör saçacağı ve bu devletin huzursuzluğun kalıcı kaynağı olacağından eminler. İhvancı radikalizme sabrı tükenmiş ve patlamasına ramak kalmış Riyad ve Abu Zabi bu nedenle Şarm el-Şeyh buluşmasında soğuktu ve mesafeyi özellikle korudular. Şu anda Hamas’ta bedenlenmiş cihatçı, İslamcı, radikal Müslümanlığa müsamaha gösterilmemesi gerektiğini açıkça söylüyorlar. Hatta Gazze barış planında arabuluculukla taltif edilmiş Türkiye ve Katar’ın aslında bu yöntemle göz önünde tutulduğu ve Hamas’a destek veremez hale getirildiğini savunan stratejiye de tepkililer. Bu konudaki kulisleri İsrailliler duyurdu.
Pax-Arabiana’da Filistin devletine yer yok
Riyad’ın hâkimi Muhammed, adaşı Peygamber gibi Hicaz’da Arapların birliğini sağlamayı başardı. “Yeni Ortadoğu”da ülke olarak kalacağı şüpheli, küresel cihadın ATM’si Katar dışında herkesi pax-Arabiana şemsiyesi altında topladı. Filistin devleti işte bu mayayı çürütecek eski, tükenmiş, köhnemiş düşünce. Tehran ve Ankara, onları çember dışına atacak Muhammed’in projesine çomak sokmak için “Filistin devleti” diye tutturuyor. Pax-Arabiana’yı uzaktan izleyen Mısır da aynı nedenle tedbirli yarım ağızla Filistinlilerin devlet hakkını ara ara telaffuz ediyor. ABD, İsrail ve Körfez Araplarının kolkola yürüyüşünden çıkacak siyaset, diplomasi, ekonomi enerjisinden hoşlanmayan bazı Avrupalıların, son parçaları yerlerine konan ‘puzzle’ı masadan düşürme çabasını dikkatle izliyor karşı mahallenin mensupları.
Ama görünen o ki Avrupa tel tel dökülüyor ve Atlantik içindeki bu karşılaşmada da organizasyonu el altından yürüten Almanya yine yalnız kalacak. Zelensky’nin de katıldığı Avrupalı liderlerle Ağustos 2025’teki Washington buluşmasında Almanya Şansölyesi Merz, Trump’tan Putin’e ateşkes için baskı yapmasını isterken İtalya Başbakanı Meloni’nin göz devirmesi, kim ne derse desin, Ukrayna’yı Rusya’nın üstüne sürmenin hezimetinden sorumlu Avrupa’yı temsilen Almanya’nın düştüğü sefaleti sahneleyen güçlü pandomimdi. Gazze savaşında Müslüman seçmenleri ve etki alanını hesaba katarak nüfus ve nüfuzu oy skalasında görünmeyen Yahudiler aleyhinde bayrak gösteren Fransa ve İspanya’nın adeta telef olması da Avrupalılar için terbiye ediciydi.
İspanya’nın, ortaçağdaki yapısal Yahudi nefreti ve faşist Franco döneminin antisemitik mirasını ihya eden coşkuyla 30 milyar doların üstündeki Filistin endüstrisini ülkeye çekme kampanyası başarısızlıkla sonuçlanmış oldu. Sumud filosundaki çoğu teknenin Hamas’ın İspanya’ya kayıtlı paravan şirketine ait olduğunu İsrailliler belgeledi. Hamas taraftarlığının bir de maliyeti olacak İspanya’ya. Trump İspanya’yı NATO’dan atmak gerektiğini telaffuz etti zira. Meselenin AB yansıması da olabilir tabii ki. İspanya’nın Avrupa’da yalnızlaştırılması tehdidi, Madrid’de alarm seviyesini yüksek derecelere sıçratmıştır. Nitekim Ekim 2025 başında İspanya Meclisinde Filistin bayrağı açan sol gruba Meclis başkanı müdahale etti ve “Bıktık Filistin’den” diyerek güvenliğe bayrağı kaldırttı.
Hulasa, naftalinli “Filistin devleti” fikri imkansız çözüm. Referans gösterilen 242 sayılı BM kararı da Filistin’le değil, 1967 savaşıyla ilgiliydi zaten. Kararda muhatap Mısır, Ürdün ve Suriye idi. Mevzuyu dönemin sol ve seküler modasına uygun biçimde Filistinlileştiren Arafat oldu. İran’daki 1979 devriminden sonra da Humeyni dinselleştirdi. İslamcı radikallerin meseleye müdahil olması Humeyni’den sonra, özellikle Hamas’la birliktedir.
9 aylık bebeğe “siyonist esir” diyen karanlık evren
Humeyni’nin, siyasi bir hareket olarak Siyonizm ile Yahudi toplumunu birbirinden ayıran bakışaçısı İslamcılar arasında rağbet görmedi. Antisemitik öfke ve nefreti kesmiyordu çünkü. Hamas’ın Yahudilere düşman, Yahudi doğmuş bebekten bile nefret eden dünyası ise hayranlıkla benimsendi. Kassamcıların 7 Ekim 2023’deki saldırıda Gazze’ye sınır İsrail köylerinden kaçırdığı ve öldürdüğü rehinelerden Kfir Bibas 9 aylık bebekti. Kardeşi Ariel 4 yaşındaydı. Abigail Idan 4, Alma Or 13 yaşındaydı. Liste böyle uzuyor. 40 çocuk kaçırıldı ve onlara “Siyonist esir” dendi. Türkiye’de İslamcı medya da bu rezil nitelemeyi aynen tekrarladı. Bu çılgınlığı meşrulaştırırken de Kassamcı militanların savaş ortamında çoluk çocuğun arasına saklanıp onları canlı kalkan kullanması nedeniyle yaşanan can kayıplarıyla kıyaslamayı kullandılar.
Medya kampanyalarında İsrail’in Gazzeli çocukları öldürdüğünü özellikle vurgulayan İslamcılar, Kassamcıların o çocukların arasına gizlenip İsrail askerlerine saldırılar düzenlediğini biliyor. O nedenle sivilleri, çocukları, savaşla ilgisi olmayanları canlı kalkan kullanmamasını ve hayatlarını tehlikeye atmamasını istemiyorlar Hamas’tan.
Kaçırılan İsrailli çocukların hiçbiri Gazzelilere ya da başka birine karşı suç işlememiş, onlara zarar vermemişti. Rehineler karşılığında serbest bırakılan Gazzeliler arasında ise İsrail sokaklarında, otobüs duraklarında, kafelerde sinsice yaklaşıp insanları bıçaklamış, silahla taramış, çok sayıda can kaybından sorumlu katiller var. İslamcı medyanın, çocuk yaşta İsrail hapishanelerine atılmış Filistinlilerden bahsederken onların işlediği suçlara değinmemesinin sebebi bu.
Peygamber’in İslamına kısmi benzerlik taşıyan, o benzerliğin de sadece sureten, görünüşte, şeklen olduğu Müslüman radikalizm, doğuştan suçlu olduğuna inandığı Yahudileri yaşlı, çocuk, sivil ayırmadan öldürmeyi kendine hak görüyor. Bir insanı Yahudi doğduğu için suçlu görmek ırkçılığın tanımı. Bunun siyasal harekete dönüşmesi de faşizm. İslamcılar mazlumlara destek falan zannedip kendini kandırmasın, Yahudi mallarını boykot da, “nehirden denize Filistin” gibi sloganlar da Nazizmin bugünkü dili. Hiçbir şeyleri orijinal ve yeni değil, hepsi Hitlerci faşistlerin 1930’lu yıllarda başlattığı ve nihayet 1940’da Auschwitz’de hiç unutulmayacak utanç seviyesine varan fenalıkların imitasyonu.
Yahudi peygamberlere “lanetli kavim” yakıştırması
Sakince düşünsün herkes, hangisi ırkçılık? Müslümanların Yahudi nefreti ve düşmanlığı mı, İsraillilerin Hamas’la askeri karşılaşmaları mı? Hiçbir şeyi temsil etmeyen meczup aşırılar hariç, İsrail’in resmi ve muteber beyanlarında Müslümanlığı ya da Arapları Yahuda’dan, bölgeden, yeryüzünden kazıma diye bir şey var mı? Ama en tepeden en alt tabakadakine İslamcıların tamamının, hatta sıradan Müslümanın dilinde Yahudileri imha, etnik arındırma, bölgeden sürüp çıkarma lafları alenen, fütursuzca, cüretkarca ve hiç utanmadan tekrarlanıyor. İslamcıların emeli, Romalıların ve Babillilerin sürgün politikasının güncellenmiş hali.
Yahudilere “Allah’ın lanetlediği kavim” demiyor mu Müslümanlar? Yahudi ailede doğan bebeğin dünyaya lanetli geldiğini öne süren, Kur’an’da ve Peygamberin sözlerinde görülmeyen sapık itikat. Kur’an baştan sona Yahudi peygamberleri ve İsrailoğullarını anlatıyorken üstelik. Yahudi Musa, İsa ve diğer peygamberler, onların çocukları, devam eden soyları lanetli kavme mi mensup yani? Cehalet deyip geçiştirmemek lazım. Burada yıkıcı psikopatoloji, mental arıza, kitlesel delirme durumu var. Faşizmin münbit arsasının zehirli meyveleri bunlar.
Cahil, antisemitik, faşizme meftun İslamcıların görmezden geldiği tarihsel gerçektir: Kürt Selahaddin’in (Eyyubi) Yeruşalayim’e (Medinetu'l-Kuds) girdiğinde ilk yaptığı iş, Roma ve Babil’in etnik arındırma siyasetini sürdüren Haçlı yönetiminin şehirden çıkardığı Yahudileri geri çağırmak oldu. Yeruşalayim’e dönmelerini teşvik etti. İran şahı Kûrûş (Kiros, Cyrus) gibi yeniden saygın bir hayatla şehire iskanlarını cesaretlendirdi. Tarih kayıtlarına göre Yahudiler davet üzerine akın akın gelip şehre yerleştiler. Organizasyonu yöneten de Selahaddin’in yanından ayırmadığı Yahudi danışmanı Musa b. Meymun (Maimonides) idi. Selahattin’in böyle davranmakla antik İran, Fatımiler ve Selçukluların geleneğini sürdürdüğü düşünülebilir. Ama işin içinde teolojik icapların bulunduğu kesin. İslami kaynaklarda İlya, Uruşelim, Yeruşalayim (barış kenti) olarak geçen şehrin asli sakinlerinin Yahudiler olduğunu biliyordu. Eziyet, baskı, zulüm gördüklerini, ikide bir sürgün edildiklerini de. Şehri ele geçirdiğinde onlara tarihsel haklarını iade etti yani.
Kur’an ayetine karşı savaşan Müslümanlık
Kur’an’da “kutsal yer” olarak geçen (Maide 21) Yeruşalayim’in adının “Kudüs” olmadığını, bu Arapça tercümeyi (Medinetu’l-Kuds) Emevi halifesi Abdülmelik b. Mervan’ın şehre ad yaptığını siyer hocaları bilmiyor mu? Yoksa biliyor da hakikat Müslümanların anlatısını tekzip edeceği için gizliyorlar mı? Hangisi daha kötü, birincisi mi, ikincisi mi?
Musa’nın, Mısır’dan çıktıktan sonra Yahudilere “Allah’ın size yazdığı kutsal topraklara (ardu’l-mukaddese) girin” (Maide 21) talimatıyla yola koyulmasının tarihi 3400 yıl öncesi. Mekke’den hicret eden Peygamber’e ve beraberindekilere anlatıldı bu sarsıcı öykü. Musa’nın ömrü yetmedi ama Yahudiler, Hoşua (Yeşua, Yeşu, Yuşa) liderliğinde arz-ı mev’uda, vadedilmiş toprağa, Ken’an’a ulaşmayı ve yerleşmeyi başardı.
Geniş topraklarda herkes barış ve refah içinde yaşayabilecekken, Yahudilere, daha çölde nice zahmetlerle hicret yürüyüşünde saldırıp duran Amalikalılar, Ken’an’a yerleştiklerinde de Yahudi toplumunu rahat bırakmadı. Dertleri neydi? Firavun’un derdi neyse o. Muhtemelen kıskançlıktan kaynaklanan nefret ve husumet elbette. Amalikalıların 7. yüzyıldaki Arap istilasıyla Araplaşıp Müslümanlaştıktan sonra da günümüzde de devam eden nefret ve husumeti, çağlar ötesinden bugüne sarkan antik düşmanlığın aynısı.
Bu sebeple Gazzelilerin Müslümanlık veya Arap kimliği nedeniyle İsrail’in zulmüne maruz kaldığı iddiası geçersiz. Çünkü o kimlikte olan İsrail vatandaşları var ve Yahudilerle birarada yaşamakla ilgili sorunları yok. Yani İsrailli 2 milyon Sünni Arabın ve nüfusun diğer Müslüman grupları Çerkesler, Dürziler ve Alevilerin, buna ilaveten başka inanç ve kimliklerden olanların Yahudilerle de İsrail devletiyle de meselesi yok ama Amalikalıların davranış genetiğinden Gazzeliler ile Yahudilerin birarada ve barış içinde yaşama imkanı ve ihtimali bulunmuyor.
İsrail’in “terörle mücadele” adını verdiği Hamas’la savaşını harcıalem, alelade, dile kolay “soykırım” diye isimlendirmek saf propaganda. İsrail'de 2 milyon Arap mutlu, mesut, müreffeh yaşıyorken ne soykırımı? Nazilerin Yahudilere karşı insanlık suçu olan soykırım gibi ağır bir vakayı olur olmaz her duruma yakıştırıp da sıradanlaştırmak büyük kötülük. Akla hayale sığmaz işkenceler ve infazlarla öldürülen milyonların ardından savaşın sonunda toplama kamplarından kurtarıldıklarında 30 kiloya düşmüş, ayakta duracak halleri kalmamış, bitik vaziyetteki Yahudilerin gerçeği olan soykırımı, Gazze’deki ateşkesin ardından pırıl pırıl üstbaşları, neşe içinde ve gürbüz görünüşleriyle instagram storyleri yayınlayan Gazzelilere yakıştırmak ayıp, skandal, rezalet, ahlaktan firar örneği.
Avrupa’daki kriminal Yahudi nefretine “vicdan” iltifatı
“Soykırım” propagandasına pek bayılan yabancılardaki Filistin aşkını biraz eşelemek iyi olur. Sözgelimi İslamcıların “vicdanın sesi” ünvanıyla hayranlıkla andığı, yücelttiği, öve öve bitiremediği, Filistin eylemlerinin dolar milyarderi aktivisti Avusturyalı Marlène Engelhorn. Dedesi Yahudilere soykırımda kullanılan Zyklon B gazının mucidiydi. Torununa, binlerce masumun canını alarak kazandığı 4.2 milyar doları miras bıraktı. Onun Filistin davası, dedesinden miras kalan Yahudi nefreti ve düşmanlığı. Keza, Kanada’nın eski başbakanı Trudeau. Tabii ki “Filistin davası”nın ateşli destekçisi olur. Babası, eski başbakan (1980-84) Pierre, 5 binin üzerinde Yahudiyi infaz etmiş manganın âmiri Naziyi vatandaşlıktan çıkarmayı reddetmiş ve başka Nazilere koruma sağlamış biri. Müslümanlar bu geleneği “vicdan” diye yüceltiyor. Gerçi yersiz ve gereksiz masumlaştırmayalım, artık gerçeği bal gibi biliyorlar ve alenen Nazilere hayranlık belirtmenin eşiğindeler.
Kör ideolojik saplantıyla iş görmeye çalışan idraksizliğin hiç değilse reelpolitik davranmaya da yeteneği olmaz. Hameneici Şiiler yokolma pahasına hâlâ “özgür Filistin” sloganının peşinde koşarken İranlı Sünnilerin lideri Mevlana Abdülhamid, reel-politik kıvraklığın gayet farkında olarak şöyle demişti: “Filistinliler aşırıya kaçmamalı ve İsrail'i yoketmek gerektiğini söylememeli. Neyle yok edeceksiniz? Ayrıca bu sloganda fayda yok.” Akıl büyük nimet gerçekten.
Filistin diye bir devlet, ülke ve toplum hiç olmadı
Tarihsel gerçekle savaşılmaz. Yahuda'da Filistin diye bir devlet, ülke ve toplum hiç olmadı. Osmanlıların bir karış toprak vermediği edebiyatında geçen “Filistin”in, hiçbir dönemde olmadığı gibi Osmanlı yönetiminde de o topraklara ad yapılmadığını bilmeyen Filistincilerin hayali tasavvuru o. Arap devletleri 1948 savaşını başlattığında Boston Globe gazetesinin manşeti şöyleydi: “Araplar Filistin’i işgal etti.” Haberde, kutsal toprakları çevrelemiş Arap milletlerinin İngiliz mandasının sona ermesine 15 gün kala kıskaç harekatıyla Filistin’i işgale başladığı belirtiliyor. Zamanında Romalıların Yahudileri yabancılaştırmak için Filistin adını verdiği toprakların asli sahipleri ile saldırgan yabancılar konumlandırılmış haberde. Ezberdeki klişeden ne kadar farklı değil mi?
İslamcılar hakikati merak da etmiyor, aramıyor da. Bunda saygı duyulacak bir yan yok. Mesela 18. yüzyıla ait haritayla Filistin'in varlığını kanıtlıyorlar sözde. Oysa “Filistin” adı ondan 1500 sene daha eski. Romalılar, özgürlük isyanları nedeniyle Yahudilere ceza olarak Yahuda’nın adını “Suriye Filistini” diye değiştirdiğinden beri. Başlangıç seviyesindeki bir tarih kitabında görebilecekleri bu temel bilgiden habersizler, mahrumlar, ilgisizler. Bilip de örtbas eden profesyoneller ve trol şebekesi her zaman olduğu gibi konumuz dışında.
Muhtelif mahreçler Yahudilere etnik arındırmayı, hatta soykırımı savunduğunda Müslümanlar en hafifinden bu cürmü meşhuda suskun kalarak başkalaşmaya başlıyor. İnandıkları dinin ahlaktan sıyrıldığı an burası. Kampanyalar ve sert propaganda, kontrolsüz, muhakemesiz, insafsız radikalleşme için açık büfe haline getiriyor insanları.
Antisemitik muhafazakar kurnazlığın New York zaferi
New York büyükşehir belediye başkanı seçilen Zohran Kwame Mamdani, ideolojik radikallerin, demokrasinin adalete zaafını kullanarak kendine sistemde tutamak bulmasının örneği. Mouffe’nin sağ popülizmi sol popülizmle yenme stratejisinin zaferi. Fakat onunki gibi agonistik, müzakereci, yapıcı değil. Antagonist, kopuşla, husumetle, düşmanlıkla, yıkıcılıkla galibiyet. Gölü mayalamayı başarmasının altında nefret kabadayılığı var. Sonuca ulaştıracak oy seviyesine ulaşma uğruna yolaçtığı tahribatı görecek gözü olmayan ihtiras.
Elbette tepkiliyim, çünkü fütur gözetmeksizin dile döktüğü fikirlerindeki haşinliğin siyasal rejimlerinde, adalet hak getire, minimal hoşnutsuzluğa bile geçit verilmiyor. Türkiye, İran, Gazze bunun uç örnekleri. Buna rağmen o ve taraftarları, bu can yakıcı hakikate göz ucuyla da olsa bakmıyorlar.
Mamdani’nin galibiyetiyle kendinden geçenlerin “Siyonistleri kudurtan zafer” argosu, hakikate ilgisiz ve meraksız taraftar tribününde heyecana yolaçabilir, bize ciddiyet, makul değerlendirme, bilgi, gerçeğin kendisi lazım.
Yanlış anlaşılmasın, muhalifi ve muarızı Trump’ın politik evreninin sistemi fethetmesini, tümden ele geçirmesini, yumruğunu masaya vurmasını ehven-i şer gördüğümden değil. Öylesinin manasını 2016 Temmuz’undan bu yana hayattan bezmiş halde bu diyarda tecrübe ediyoruz. Mevzu, yapayalnız kalmayı göze alamayanların, çaresizliğe hapsolup da şer âleminde kötülüklerden birine iyi maskesi takarak ona tutunmaya çalışmasının çok yanlış olmasıyla ilgili. Bunun en bariz ve net müşahede edildiği alan da İsrail, Yahudiler, semitik kökene hasımlık.
Antisemitik marazın nüanslarla işi yok biliyoruz, ama farzedelim ki kişi İsrail hükümetinin Gazze politikasına karşı çıkıyor, bu konudaki eleştirilerini yapmak yerine neden vahşetin marjında çılgınlık peşinde koşan Hamasçılığın avukatı oluyor? Yahut Tel Aviv’de üretilen siyasetlere itiraz ederken neden Gazze’ye tahakküm eden zorbalığa da aynı şiddette bir çift laf haykırmıyor? Neden olacak, çünkü İsrail ordusundan bazı askerler savaş halinde kural ve hukuk ihlali yaptığında veya savaş suçu işlediğinde bunu İsrail’in yok edilmesi, çoluk çocuk tüm Yahudilerin imhası ya da etnik arındırma için gerekçe (bahane?) yapan karanlık bir dünya görüşü var ortada.
Dünya görüşündeki karanlık da ideolojik genetiğinden miras. “Atamızın evi bombalandı” bahanesiyle 6-7 Eylül 1955’te Rum, Ermeni, Yahudi, hatta Türk İstanbullulara ait iş yerlerini, evleri, mezarlıkları, okulları, kilise ve sinagogları tahrip edip yağmalayan aynı güruh bu. 6 binin üzerinde mekanı talan ettiler o tarihte. 1914’te de benzerini Ermenilere yapmışlardı. Van’da, Erzurum’da Ermeni silahlı gruplarla çatışmalar bahane edilerek Edirne’den, Kayseri’den, Malatya’dan, başka şehirlerden Ermenileri göç ettiren (tehcir) etnik temizlik sırasında fırsat bu fırsat, evleri, iş yerleri, mabetleri tahrip edip yağmalayanlar aynı karanlık dünya görüşünün insanları. Van’daki çatışmayla şu anda benim yaşadığım Bardizag’daki (Bahçecik) Ermenilerin ırkdaşlık dışında ne alakası vardı? Ermeni köyüydü Bardizag, ama Ermeni oldukları için Van’daki, Erzurum’daki çatışmalardan sorumlu tutulup göç ettirildiler. İzmit’te Mimar Sinan’ın şaheseri Yeni Cuma Camii’nin taş ustalarıydılar. Etnik temizlik sırasında evleri, kiliseleri, iş yerleri yağmalandı. Hâlâ değerli bir şeyler bulma umuduyla tarihi eserleri, mezar kalıntılarını tahrip ediyorlar.
İsrail ordusundan suç işleyenleri hedefe koyarken neden Hamasçıların savaş suçlarını konu etmediği sorusunu Mamdani’ye yönelttiğimizde onu ele geçirmiş radikalliğin duvarına çarpıp dönecek. Solcu, liberal, seküler taraftarları da aynı kafada. Seküler görünümlü hayatı New Yorker bohemleri ferahlatıyor olabilir, lakin hatırlayalım, 2001’de 4 bin küsur insanı tek kalemde öldüren 11 Eylül saldırganları Amerika’ya intikal etmeden önce yola çıktıkları ülkede geceyi barda tamamlamıştı. 2015’te Paris saldırılarında 130’un üstünde insanı katleden İslamcı radikaller de cennet yolculuğundan bir gün önce âlemlere akmıştı. Şehit olunca günahlarının sıfırlandığına ve doğrudan gideceklerine inanıyorlar çünkü.
Mamdani’nin İsmaili Şii iken Oniki İmamcı Şiiliğe transfer olmasının özel bir anlamı var. Böyle bir dönüşüm doğallıkla yaşanmaz. Finansal teşvikler kadar ideolojik beslemeye de muhtaç. Oniki İmamcı Şiilerin Hamenei hizbinin kontrolündeki Hüseyniyelerde yaşanmış ideolojik transformasyon çok önemli not. Radikalleşmesi de bu sayede. Yemen’de Zeydi Şii iken silahlı milise dönüşüp Kudüs Ordusu’nun İsrail’e karşı füze rampası olan Husiler gibi.
ABD vatandaşlığına başvurduğunda yalan beyanda bulunmuş, bu nedenle vatandaşlığının iptalini ve deport edilmesini isteyenler, seçildikten sonra daha yüksek sesle bunu söylemeye başladı. Soyadı da aslında Muhammedani. Mamdani’ye dönüşmüş. Türkçe’deki “Mehmet” veya “Memet” gibi. Esas itibariyle bildik muhafazakar siyasetçilerin kopyası. Seçilene dek “Mr. Easy” görünmeyi ihmal etmedi. Rahatsız edici sürekli gülücüğü, mavi boncuk siyasetinin simgesi. Hep gülüyor. Gülme felci geçirmiş sanki. Mimiksiz yüz, abartılı gestur, taşkın duygu teşhiri. Transla trans, gayle gay, Müslümanla Müslüman, nefret rapçisi, “antisemitizm belası” diskurcusu. Ortamın şeklini alıveriyor hızlıca. Ultra muhafazakar Yahudi tarikatını ziyaretinde başına kipasını taktı hemen. Takiyye yaptığı düşünülüyor. Hangi sosyal grubun toplantısına gitse ezelden beri oranın parçasıymış gibi hareket ediyor. Uygulama usülü evliliğinden karısının ona bakışı belki bu nedenle hep şaşkın. Kocasını yeni tanımaya başlamış birine benziyor.
Mamdani’nin ipleri, Filistinizmin en radikallerinden Nihad Avad’ın kurduğu, sonra bir adım geri çekildiği Amerika-İslam İlişkileri Konseyi’nin (CAIR) elinde. Katar’ın fonladığı, iddiaya göre Ankara’nın da temkinli lojistik sağladığı organizasyon CAIR. Mamdani’nin burayla organik ilişkisi, Filistinizmi epey radikal dille telaffuz etmesinden belli. Böylelikle Filistinizm namına sokaklardan eve girmeyen İslamcı, sol, liberal 100 bin aktivisti seçim koordinasyon merkezinin gönüllüsü yapmakta zorlanmadı.
Manhattan sermayesinin Cuomo’ya aktığı, Mamdani’nin ise garibanların fedakarca desteğiyle zafere koştuğu öyküsü hoşa gidebilir. Fakat gerçek biraz farklı. Mamdani’nin kampanyasında şüpheli 1.8 milyon dolarlık harcama şikayet konusu olmuş mesela. Bu kadarlık milyon dolar ne ki, annesi Mira Nair on yıldan uzun zamandır Katar tarafından fonlanıyor. Tüm filmleri. Film bahanesiyle para aktarma diyelim. Banka kayıtları olan milyonlarca dolara ilaveten kayıt dışı meblağ buzdağının altında, İran’ın parasını da dağıtan Katar işin içinde olunca böyle. Bu paraların Zohran’ın seçim kampanyası sırasında New York sokaklarında dolaşıma girdiğini, bunun da daha önce oy kullanmamış hatırı sayılır sayıda yoksul, evsiz, göçmen, muhalifte Mamdani lehine seçmen davranışına dönüştüğünü düşünmeye mani yok.
Zo’nun proje çocuk olabileceğini öne sürmek spekülasyonu biraz aşan teori olabilir. Anlaşılan projenin mimarları da Katar, Türkiye ve İran. Bu trio, Trump’a ve stratejik müttefiklerine, Riyad’ın Muhammed’i ile Abu Zabi’nin Muhammed’ine New York’ta sürpriz bir gol attı. Ankara’nın böyle çaplı bir işte başarıyla rol alması dikkat çekici. Ahmet Davutoğlu’nun pay koparabilmek için kendi tarzıyla hamle yapması başarının yüksek ölçeğinden. Hakan Fidan ve İbrahim Kalın’ın performansıdır bu, yoksa muktedir muhafazakarlar arasında bu işin üstesinden gelecek figür yok. Fakat İran ve Katar ipin ucunu kaçırdığı için neyse de ortalarda durmaya özen gösteren Türkiye için iyi sonuçlar doğurmayabilir Zohran meselesi. Trump’la arayı bozmamak namına kapitülasyon listesine ne eklemeler yapılır bilemem, ama onu teskin etmeye yarayacak bir şeyler bulunmazsa işler sarpa sarabilir.
Zohran’ın PR ekibi, kullanışlı hamakatin ağzının suyunu akıtan “demokratik sosyalist” falan gibi terkipler hazırlamış. Bunu çok tekrarlıyorlar. Galiba Müslümanlığını blurlamak için. Ücretsiz otobüs, çocuk bakımı, belediye marketi türünden vaatler sosyalistlikten ziyade sosyal yardım mesabesinde. Bizdeki muhafazakarlar çok daha fazlasını yapıyor. New York’ta sosyalizmin kazandığına sevinen zamane solcularındaki saflık moral bozucu. Kapitalizmin kalbinde sosyalizmin zaferi tiradı döktüren mi ararsın, sınıf çelişkisinin sertleştiği yerde ilerici sol adayların kazandığına dair rüya tabircileri mi, tekmili birden. Cihatçı imam Sirac Vehhac’la (Siraj Wahhaj) sarmaş dolaş pozlar veren Zohran da için için gülüyordur bu saflığa. Vehhac, Amerika’da cihat ordusu kurma hayalini vaazlarında tekrarlayan biri. 1993’te 6 kişinin öldüğü Dünya Ticaret Merkezi’nin bombalanmasında parmağı var. İspatlanamayınca hapse girmemiş. Eşcinsellerin öldürülmesini istiyor.
Şimdi zurnanın zırt sesi çıkardığı perdeye gelelim. Zo’ya seçim kazandıran dinamik, uydurma solculuğu, sosyalistliği, muhalifliği, sosyal yardım vaatleri falan değildi. Öfke ve nefret bayrağı açtı. Amerika’ya, polislere, göçmen kurumunun kolluk kuvveti ICE’a, fosil dediği siyasetçilere, zenginlere, “Siyonist” kodlamasıyla Yahudilere. Ama iki ileri bir geri yürüyüşüyle. Emniyet teşkilatına “ırkçı” diyerek kitleleri coşturdu, heyecanı yeterli seviyeye çıkardıktan sonra polislerden özür diledi. NYPD fonlarını kesme vaadi de öyle. İşe yaradığını anketlerde gördüğü an geri çekti vaadini.
Beyazlara karşı öfke ve nefreti politik motivasyon yapmada başarı sağladığı seçim sonuçlarından anlaşılıyor. Bölgelere göre oy dağılımında rakibi bağımsız aday Cuomo’nun hep bir iki puan farkla önündeyken ırk tasnifine göre oy dağılımında fark atmış: %54’e %39. Beyazlardan, Yahudilerden, Batı uygarlığından nefrete abanılarak kazanılmış seçimde demokratik kazanıma yazılacak övgü yok. Edward Said’in entelektüel mirası görüyor kimileri bunu. Said, Batı karşıtı İslamcılığa sempati inşa ederken yakın arkadaşı Selman Rüşdi’ye ölüm fetvası verilmesiyle sarsılmıştı. Pişman oldu belki de. Ama artık geri döndüremeyeceği kadar mesafe almıştı. Yazmıştım bunları.
Muhafazar, popülist, radikal Mamdani’nin Müslümanlıkla sosyalist kimliği birleştirmesi fazlasıyla sentetik. Kantçı manada değil ama. Türedi yapaylık anlamında. Seçim zaferinden sonra yaptığı konuşma, popülist muhafazakar siyasetçiden defalarca dinlediğimiz retorik. Konuşmanın neresinde sosyalist ilkeler var? Oya dönüşmesi en kolay tepkinin doktrini olan göçmencilik mi sosyalizm?
İsrail’in varolma hakkını inkar etmenin siyasi bedelini ödemeye niyeti yok. Muhafazakar kurnazın garantici refleksiyle uyanık mı uyanık. O yüzden içinden geçirdiği inkar düşüncesini dışarıya şöyle vurmuş: “Irk veya dine dayalı bir hiyerarşi sistemine sahip hiçbir devletin var olma hakkını tanımıyorum” Ama aynı cümleyi Hamasçı Filistin devleti için kurmuyor. Sabahtan akşama kafalarındaki ilkel dinsel yönetimi evrenselleştirmekten, dünyayı fethetmekten bahseden İslamcı militanları, mollaları, akademisyenleri kategoriye dahil etmiyor. Nasıl etsin, Amerika’yı ve Batı uygarlığını yıkıp her yeri Talibanizmle doldurmaya yeminler edilen mabetlerden tulum çıktı ona. Yahudilerin varlık hakkını reddetmiş Filistin devletini nehirden denize kadar uzatmaya diş bileyen korkunçluğu da ırk veya dine dayalı hiyerarşi görmüyor.
İsrail’de Arapların ve diğer bütün inançlardan insanların Parlamentoda, Yüksek Mahkeme’de, bürokraside, orduda her yerde görev yapabiliyor olduğu gerçeğini yok sayıyor. Müslüman toplumlarda bu seviyede doğallıkla görev yapan Yahudi, Hristiyan, Budist veya aykırı inanç ve mezhepten insanlara rastlanmadığı gerçeğini yok saydığı gibi. İstisna örnekler varsa tek nedeni, uluslararası alandaki imajın gereği olması. İçeride de kontenjan aritmetiği o.
Hamas’ın Gazze’de 2006’da iktidarı ele geçirdikten sonra 17 sene boyunca hiçbir seçim, referandum düzenlememesiyle ilgili değil. 7 Ekim 2023 faciasına sebep olmuş işte bu radikalizmin İsrail’in, Mısır’ın, Ürdün’ün yanıbaşında devlet olmasını istiyor Mamdani.
Allah göstermesin, ya Filistin devleti kurulursa?
Filistin devleti kurulursa ne yaşanacağını Hamas’ın Ocak 2006 seçiminde Fetih’ten sadece 2.5 puan fazla oy alarak %44 oyla parlamentoda çoğunluğu sağladıktan bir yıl sonra terör eylemleriyle siyasi rakibi Fetih’i ve diğer muhalifleri Gazze’den kovmasına bakarak öngörmek mümkün. Mutlak hakimiyetini kurunca bir daha seçim düzenlemedi. 7 Ekim 2023’deki “Aksa Tufanı” saldırısına gelinceye dek Gazzeliler siyasi irade beyan edecekleri seçim imkanından mahrum bırakıldı.
Allah göstermesin bir Filistin devleti kurulursa gücü yetenin siyasi rakiplerini imha ettiği bir yönetim olacak. Suriye'deki gibi silahla devleti ele geçirip seçimsiz yola devam etmek yani. Böyle bir yerde barış ve istikrar nasıl kurulabilir?
Hamaslı yıllarda Gazze’de silahlı şiddetten başka bir şey görülmedi. Hamas kadrosu, yıllık 30 milyar doları aşan uluslararası yardımlar, bağışlar ve başka para kaynaklarını yüklü miktarda zimmete geçirmenin yanı sıra etnik arındırma ve soykırım amaçlı “Yahudisiz Filistin” davası için silaha harcadı. Gazzelilerin refahının artması ve hayat kalitesinin yükselmesi için yaptığı bir tek icraat, eylem, faaliyet yok. Gazzeliler bildik bileli yardım istiyor dünyadan. Yardımlarla hayatını sürdüren bir toplum olmanın, üreterek varlığını sürdürmeyi imkansızlaştıracağı kesin değil mi? Ahlakı da yozlaştıran bir şey hep yardım dilenmek.
Gazze’nin çok fazla katı insanın öldüğü, çocukların yetim kaldığı, açlık ve fakirliğin zirveden inmediği Sudan, Somali, Nijerya, Yemen’den küresel medyanın manşetlerinden düşmeyen çığlıklar gördünüz mü hiç? Binlerce yardım klibi, para isteyen bireysel videolar, kampanyalar? Oralardaki insanlar kendilerine infakta, tasaddukta bulunulması, ayni ve nakdi yardımlar gönderilmesi haykırışlarıyla dünyaya neden seslenmiyor instagram storyleriyle? Yardımlarla yaşamak ahlakı tüketir, kesin bilgi.
Hele şimdi yapay zeka çağında, bağışlar ve yardımların ağız sulandıran hacmine hitap eden ne numaralar çevrildiğini sayısız örnekten biliyoruz. Öfke ve nefretten şuuru şalter indirmiş olanların en bariz mizansen ve sahte görüntüleri dahi farketmeyeceğine yapmış yatırımını. Onların yerli acentalarının veya krizi fırsata çeviren Sülün Osmanların banka hesapları her buhranda sıçramalı kabarıyordur. Denetlenmeyen, hesabı sorulmayan, incelenmeyen akçeli trafik.
Oysa 1998’de açılan Gazze’deki uluslararası havalimanından bir yılda 100 bin Gazzeli seyahat etti. 100 ton kargo kapasitesine ulaşıldı. Gazze üretiyor ve ihraç ediyor, hayat normale dönüyordu. Kendine alan kalmayacağını gören Hamas, refahın artacağı ve savaşın son bulacağı gelişme trendini, adına “ikinci intifada” denilen terör kampanyasıyla durdurdu. İsrail’in 2005’te Gazze’den çekilirken geride bıraktığı seraları Hamasçılar yaktı yoketti, malzemeleri yağmaladı. İç tüketimin fazlası sebze meyve ihracatının kaynağıydı o seralar. Bir yıl sonraki seçimlerde Gazzelilerin %56’sının oy vermediği Hamas’la birlikte işte bu şiddet, terör, yağma ve kuralsızlık iktidara geldi.
İlk fırsatta sokak infazlarına dönen Hamas
Son Gazze savaşında barış imzalanır imzalanmaz (9 Ekim 2025) hemen sokak infazlarıyla gövde gösterisine dönen aynı Hamas bu. Yirmi sene sonra değişen hiçbir şey yok. Sicili bozuk, geçmişi karanlık, kriminal sabıkası kabarık İhvancılar bunlar.
Siyasal Filistinizmin militanları, Saddam Kuveyt’i işgal ettiğinde yaşadıkları yerlerdeki evleri ve işyerlerini yağmaladı. Oysa Kuveytliler, 1967 saldırısının yenilgiyle sonuçlanmasının ardından hiç düşünmeden onlara iş, barınak, sosyal hayat vermişti. Saddam’ın Kuveyt’i işgalini destekleyip ona yardım eden Filistinlilerin ihanetinden sonra 400 bin Filistinliyi ülkeden kovdu Kuveyt. Yıllar sonra Mahmud Abbas Arap Birliği toplantısında Kuveyt’ten özür diledi, ama neye yarar. Aynı saldırganlar Ürdün’de paralel devlet kurup kanlı darbe girişiminde bulundular. Lübnan’da iç savaşa bulaştılar, İsrail’in Beyrut’a kadar işgal etmesine bahane verdiler. Bu yüzden Lübnan’da tüm gruplar nezdinde saygın ve muteber isim, güçlü bir arabulucu olan İmam Musa Sadr, Lübnan’ı istikrarsızlaştıran Arafat’ı, Filistin davasını alıp başka yere gitmesi için uyarmıştı. Filistin endüstrisi üzerinde tam hakimiyeti olan Libya diktatörü Kazzafi, bu nedenle Sadr’ı Libya’ya resmi gezi adı altında davet ederek tuzağa düşürdü ve öldürdü.
Yakın çevredeki Araplar neden siyasal Filistinizmi sevmiyor, misafir etmiyor, desteklemiyor, neden Filistinliler için sokaklara dökülmüyor anlaşıldı mı? Gazze savaşı günlerinde Liverpool’un ünlü futbolcusu Mısırlı Muhammed Salah, bir hayranının imzalaması için uzattığı Filistin bayraklı formaya baktı ve yürüdü gitti. Filistinizmi kabartıp köpürten küresel kampanyanın gücünü karşısına alma riskine aldırmadı bile. Çünkü depresif “Filistin davası” ülkelere, Batı toplumlarına, Doğulu milletlere, Müslümanlıklara iyi gelmiyor. Çatık kaşlı, asık suratlı, protest agresifliğiyle düşünce, bilim, sanat, kültür, edebiyat, neşe, eğlence, ekonomi, üretim, yani hayatı vareden her şeyi felç ediyor. Filistinizm, Nazizmin yeni yüzü. Radikalleştirdiği gençler toplum için saatli bomba.
Filistin endüstrisinin, muhasebesi sağlam radikalliği
Filistin endüstrisinden finansal, siyasi, sosyal nema biriktirenlerin hesaplı kitaplı radikalliği hariç elbette. Onlarınki muhasebesi sağlam radikallik. İklim değişimi aktivistliğiyle sağda solda planlı programlı fotoğraf verdiği yıllarda daha küçücük bir kız çocuğuyken Almanya’ya operasyon çekmişliği olan Greta Tintin Thunberg mesela. Tren yolculuğunda business class bileti olduğu halde valizleriyle kapı önünde oturarak Alman şirketi kötü göstermeye çalışmıştı da firma bu yalanını ifşa etmişti. Greta nedense aniden çevrecilik işlerini bıraktı, “Filistin davası”na transfer oldu ve orada yalan makinesine dönüştü. Eylem arkadaşlarının denize pet şişeler atma gösterisi, Gazzelilerin nesli tükenmekte olan balina köpek balığını öldürüp tekbirler ve kutlamalar eşliğinde parçalaması falan onu hiç etkilemedi. Filistincilik yapan çevreciler, iklimciler, doğa savaşçıları, hiçbirinden de tek kelime işitilmedi. Zavallı balık, yıllardır kimseye zarar vermeden Akdeniz’de kendi başına dolaşıyordu oysa. Gazze’de ateşkes imzalanıp İsrail operasyonlarını durdurduğunda denize açıldıkları ilk gün bu güzel hayvanı katlettiler.
“Filistin davası”nın medyası bu vahşeti örtbas edebilmek için balığın karaya vurduğu yalanını yaydı. Öyle bile olsa medeni insanlar gibi davranıp onu denize göndermek ve hayatını kurtarmak gerekirdi tabii ki ama Gazzeli radikaller, elde palalar ve bıçaklarla koşup çığlık kıyamet onu parçalamayı tercih etti. Müslüman radikalizmin aklı, aç Gazzelilere balığı Allah’ın gönderdiğini söylediğinde alkışlanacağını zannedecek seviyede. Yüzlerce TIR yiyecek dağıtıldığı ve gıda maddelerinden oluşan çöp dağında atık toplayanlar haberlerinin yapıldığı sırada.
Bu haberleri yapanların drama yaratayım derken hesaba katmadığı şey şu ki, çöp dağına dönüşecek kadar gıda maddesinin tüketildiği yerde açlık nasıl olabilir? Yahut gıda maddesinden çöp dağında çocuğun işi ne, niye o dağı üretenlerle aynı seviyede beslenemiyor, kim engelliyor? Hatta Şarm el-Şeyh’te barış anlaşması imzaladığı andan itibaren açlıktan ölen çocuklar ve yetişkinler haberleri nasıl oldu da aniden bıçak gibi kesildi? Ama işte bu basit soruları dahi soracak akıl, vicdan, izan, mantık, zeka olmadığına güvenleri yüksek.
İsrail tarafından gözaltına alınmayı kariyere dönüştürenler
İsrail Sumud filosunu karaya çıkamadan durdurduğunda aktivistlerin tamamına yakını gerekli imzaları verip serbest kaldığında Türkiye heyetinden bazıları İsrail’e illegal giriş belgesini imzalamadığı için yasal süreçler gereği bir süre daha gözaltında tutuldu. Bu gruptan bir kız, Türkiye’ye döndükten sonra video editleriyle bir anda viral oldu. Konuşurken yerli yersiz İngilizce kelimeler kullanan kızdan bahsediyorum. Muhtemelen İngilizce kelimeler kullanarak banliyö İslamcılığından farklı olduğunu göstermeye çalışıyordu, bilemiyorum. Cehalet timsali laflarını bilindik klişe ve sloganlarla keskin biçimde tekrarlaması çok tezahürat aldı falan da, ikide bir araya sıkıştırdığı “beni yetiştiren annem” cümlesi herhalde sadece bana dikkat çekici gelmemiştir.
Onu yetiştiren ailesini, babasını değil de sadece annesini tekrarlayıp durdu. Neden? Uzatılan her mikrofonu annesini dolaşıma sokmaya istihdam etme çabasının sebebi neydi? Kuvvetle muhtemel şundan: Annesi bir dönem milletvekilliği yapmış ama herkes en az üç dönem hakkını kullanırken o, alışılmadık biçimde ikinci döneminde dahi aday gösterilmemiş ve eve gönderilmiş. Siyasi istikbal kampanyasındaki rasyonelliğe ilişik psiko-politikle açıklanabilecek bir durum var ortada yani. Kızcağızın, bir dönemlik milletvekilliği ardından eve gönderilmenin psikolojide açtığı krateri telafi için İsrail’de gözaltına alınma kariyerini annesine fırsat yaratmaya kullanması akıllıca kuşkusuz. Ama bu manevranın bir komplikasyonu olacak. Bu çıkış, aday olmayı planladığı bölgedeki listede durduk yere hareketlenme, vaziyet alma, karşı hamle çalışmalarını tetiklemiştir.
Sumud filosuna Türkiye’den katılan kimilerinin, İsrail tarafından gözaltına alınmayı kariyere dönüştürdükleri performanslar kendi taraftarları arasında bile tepkiyle karşılandı, tartışmalara yol açtı. En az benim bildiğimden emin olduğum detaylara herkes fazlasıyla aşinadır.
Mavi Marmara’dan beri böyle eylemlerde İsrail’in gözaltına almasıyla edinilen bir ünvan var. Omuzda bol yıldızlı apolet. Göğüste iftihar simgesi madalya. Kendini İsrail’e gözaltına aldırmayı başardığında aynı zeka seviyesinden benzerlerinin arasına dönüşün muhteşem oluyor. Durduk yere kahramansın. Maliyetsiz, zahmetsiz, risksiz. Bu ünvan, hayatının geri kalan kısmında fazlasıyla yetiyor. Artık ne anlatsan (uydursan?) muhatapların ağzı açık dinliyor. Muhtelif vesilelerle bu macerayı ranta dönüştürmek de bonusu.
Sünni müslümanlığın “sahabe” teorisi gibi. Peygamber’i gören herkese verilen bu rütbe sayesinde, o kalabalığın içindeki en cahil insan bile bir anda en âlim, en ârif, en muttaki, en üstün hale geliveriyor. En örnek alınmayacak insan rol model olabilir bu teorinin imkanıyla. Peygamber’in amcası Hamza’yı öldüren Vahşi b. Harb mesela. Mekke'nin fethinden sonra ilan edilen genel af sırasında Ebu Süfyan ve Muaviye gibi etkin pişmanlıktan yararlanmıştı. Peygamber onu mümin olarak kucaklamamış, aksine “Hayatta olduğum sürece gözüme gözükmesin” demişti. (Halebi, Siretu'l-Halebiyye, 2/72). Vahşi, Hazret-i Hamza'nın katili olduğundan pişman değildi, bilakis Hamza’yı öldürmekle övünürdü. Sahte peygamber Müseylime'yi öldürdüğünü iddia ederken söylediği şuydu: “Onu, Hamza'yı öldürdüğüm gibi öldürdüm.” (İbn Kesir, el-Bidaye, 4/18). Alkolikti, ölümü bu yüzden oldu. (İbn Hacer, İsabe, 6/470). Emevi sarayının Müslümanlığı işte bu Vahşi’yi “sahabe” ünvanıyla taltif etti, yüceltti, “Hazret-i Vahşi” dedi ona. Ümeyye aşiretinin Hamza’dan ve Peygamber’den nefretini Vahşi’yle iftihar ederek göstermesini din haline getirdi.
En örnek alınmayacak oldukları halde baştacı edilen “sahabe”lerle ilgili klasik Sünni kaynakların yazdıklarını aktarırız başka vesilelerle. Ama bu cin fikrin çok önemli bir pratik yararı var. Herkesin sahabe olduğu ortamda Peygamber’in yakın çevresindeki Ali, Ammar, Selman, Ebu Zer gibi önemli şahsiyetleri sıradanlaştırmak ve önemsizleştirmek mümkün hale geliyor. Düşünün, Peygamberle bir ömür geçirmiş insanlar dururken, Peygamber’in vefatından üç yıl önce Medine’ye gelmiş (kendi adı bile tartışmalı) “Ebu Hureyre” lakaplı kişi dinî bilginin ana kaynağı oluyor sahabe teorisinin ön açmasıyla. Etkili strateji yani.
Mavi Marmara, kağıttan kumbara
2006’da bir ortamda Mavi Marmara macerasıyla ilgili analiz yaparken üç dilden izlediğim dünya medyası ve düşünce merkezlerinden çok sayıda bilgi ve kanıtla ipuçlarını ucuca bağlayıp tarafsız aklın değerli bulacağı sonuçları ortaya koyduğumda cahilliği, eğitimsizliği, vasıfsızlığı o meclisin malumu birisi dudak bükmüştü. Ben ne anlatıyormuşum, bizzat kendisi gemideymiş, ondan iyi mi bilecekmişim. Onun gibilerden oluşan toplumda onun sözüne itibar edilecek elbette. O seyahatte ayağından sakatlandığını ilave etti başka birisi. Gaziymiş yani. Bu kadar “vasıf” karşısında bilgi ne yapabilir değil mi? Sonradan öğrendim, ayağından sakatlanma denilen de meğer dalga vurup gemi sarsılınca ayağının burkulmasıymış. 15 Temmuz 2016 gecesi bir koşu kayıtlara geçirilmiş yaralanma hikayeleri misali. O ortamda nasıl da akıllarına ilk bu gelmiş. Çok kurnazlar gerçekten.
İslamcı grupların yeni taraftar bulmak ve mevcutları da grup içinde tutmak için akredite mücadele alanı “Filistin davası”nı tepe tepe nasıl kullandıklarını tüm camia biliyor. Ama hiç haberleri yokmuş gibi davranıyorlar. Mesela engelle karşılaşmaksızın diledikleri yere çok antisemitik, çok faşist, saf nefret, aşikar etnik temizlikçi “denizden nehire özgür Filistin” afişini astırabiliyorlar. Akredite ve makbul olmayan davalar peşinde koşamazlar ama. Aynı heyecanlı radikallere “Kars’dan Edirne’ye özgür Türkiye” türünden en masum afişi astırmak imkansız. Sonuçta Gazze’ye yardıma gitmekten bahsederken, gerçekleşmeyeceğinden emin olduğu “sal bizi reis” şartını masaya koyan bir topluluk bu. Fazlasıyla kurnaz, ihtiyatlı, garantici.
Mavi Marmara, kağıttan kumbaraya dönüşerek serüvenini noktalamıştı. Olan, gemi ölümün üstüne sürüldüğünde kendi güvenliğini sağlama almış uyanıklar gibi köşelere sinmeyen samimi insanlara oldu. Sumud da endüstriyel ürün gamının raflarında yerini çoktan aldı.
Filistin fırsatıyla kahramanlık menkıbeleri
Filistin meselesi Türkiye ve İran’daki siyasi rejim ve taraftarları için Filistin’de değil kendi ülkelerinde. Gazze hakkında ne karar alındığıyla ilgilenmiyorlar. Uydurulan ve üretilen sayısız menkıbeyle lideri parlatma, dolayısıyla nemalandıkları nizamı bu yolla ayakta tutma çabası yegane amaç. Mesela İran’da Hamenei’nin taraftarları, İsrail’in 12 günlük saldırısının ağır bilançosunu telafi etmek için uydurdukları öykülerden birinde İsrail’e ve Katar’daki ABD üssüne füzeler fırlattıkları sırada Trump’ın ateşkes için yalvardığı bir öykü uydurdu. Hikayeyi aktaranlar kahvehane müdavimleri değil, zirvedeki isimler. Hamenei’nin çevresindeki ekabir; general, Sipah komutanı, milletvekili, üst düzey bürokrat ve saire.
Türkiye’de de buna benzer hikayeler yazıldı. Ama İran ile Türkiye’nin önemli farkı, İran’da uydurulan öykülere taraftarlık edenler Hamenei’ye sadık %15’lik kitleyi geçemiyor. Kamuoyu araştırmalarına göre muhalif %85, uydurulan öykülerle dalga geçiyor. Türkiye’de ise kahramanlık hikayelerindeki akıl almaz saçmalıklara rağmen, cilalanan lider seçimde seçmenin yarısının oyunu alabiliyor. Muhalif zannedilenlerin çoğunluğunun da karşıtını aratmayan kendince dogmaları, hikayeleri, masalları var. Onlar da muhakemesiz. Eldeki dogmaları yüceltmeyi siyasi mücadelenin amacı yapmışlar.
İran’da uydurulan öykülerin rejimin ulularına hiçbir getirisi yok. Türkiye’de ise iktidar partisinin menkıbe kampanyalarının işe yaradığı, yayınlanan kamuoya araştırmalarından anlaşılıyor. Dışarıda yüksek maliyetli uluslararası destek temininin içerideki etkisi büyük. Trump’a verilenlerin ikna seviyesi, Netanyahu var gücüyle itiraz etmesine rağmen Gazze barışında masaya oturtabildi Beştepe’yi. Muhafazakarlar o fotoğrafı içeride etkili biçimde kullandı.
Türkiye, Rusya’dan S400 savunma sistemi satın alındığı için yaptırım kapsamında ihraç edilince F-35 programı için ödenen 1.5 milyar doları iade etmiyordu Washington DC. Şimdi maliyet artışlarını gerekçe göstererek bir de üste para istediği halde Ankara’dan yine de ses çıkmıyor. Çünkü Trump’ın desteğine ihtiyaç büyük. Ayrıca o paralar nasıl olsa kendi ceplerinden çıkmıyor. Oradan umut kesince İngiltere’den 20 tane Eurofighter satın alındı. İngiltere Başbakanı Starmer’ın jetlerinde önünde kaydettiği neşeli videoda “İngiltere için harika gün. Türkiye ile 8 milyar poundluk Typhoon jeti anlaşması imzaladım. Bu sayede 20 bin İngilize istihdam yaratacağız.” diyerek duyurduğu anlaşma. Gazze barışında masada gözükmenin ya da Gazze’de görev yapacak Uluslararası İstikrar Gücü’ne (ISF) bir grup asker vermenin nasıl bir maliyetle gerçek yapılabildiği anlaşılsın diye hatırlatıyorum bunları.
Bu yetmezmiş gibi Ankara’dan yapılan “nadir elementler” açıklamalarının sıklaşmasıyla Trump’ın “Yakında o kadar çok nadir elementimiz olacak ki onlarla ne yapacağınızı bilemeyeceksiniz” lafı çakışınca Dezenformasyon Merkezi yalanlasa bile haklı şüpheyle tepki gösterilen bir kalem daha eklendi listeye. Neticede Türkiye tarihinin en pahalı siyasi tanıtım kampanyası olacağına ilişkin hesaplamalar yerinde, haklı, doğru olabilir.
Mesele halkla ilişkiler faaliyeti olsa da Erdoğan, Trump’ın Gazze barış planına ve anlaşmasına imza attı sonuçta. Anlaşma, barışın “Hem Filistinlilerin hem İsraillilerin temel insan haklarının korunduğu, güvenliklerinin garanti altına alındığı ve onurlarının yüceltildiği bir düzen içinde mümkün olabileceği”ni belirtiyor. Buna ilaveten diyor ki: “Aşırılığın ve radikalleşmenin her türüne karşı kararlıyız. Hiçbir toplum, şiddet ve ırkçılığın sıradanlaştığı veya radikal ideolojilerin sivil yaşamın dokusunu tehdit ettiği bir ortamda gelişemez. Aşırılığı besleyen koşulları ortadan kaldırmayı ve kalıcı barışın temeli olarak eğitimi, fırsat eşitliğini ve karşılıklı saygıyı teşvik etmeyi taahhüt ediyoruz.” Bu cümleler net biçimde Hamasçılarla, radikal Filistinlilerle, siyasal Filistinizmle ilgili. Yani “nehirden denize Filistin” sloganındaki antisemitizm, Yahudi ve İsrail nefreti ve düşmanlığı reddedildi imzalanan metinde. Bundan sonra ne yapılacaksa İsrail ile birlikte yapılacak. Trump, İsrail Parlamentosundaki (HaKneset) konuşmasının sonunda, “İsrail o kadar güçlendi ki barışı sağlayan bu oldu” demişti. Gazze barışına imza koyan taraflar, İsrail’in gücünü kabul ederek anlaşmaya tam destek verdi ve onu korumaya ant içti. Gazze anlaşması, İbrahim Anlaşması’nın özeti. Anlaşmanın anafikri de İsrail’in bölgenin yabancısı değil, tüm çözümlerin partneri olduğu gerçeği.
Asli taraf olan İsrail’in katılmaya gerek görmediği, vekil güçlerin barış anlaşması imzaladığı garip törende Hamas adına eski vekil Katar ve muhtemelen yeni vekil Türkiye, İsrail adına da ABD yetkiliydi. Tören aynı zamanda Hamas’ın vekaletinin Türkiye’ye devredildiğinin zımnen dünyaya duyurulduğu etkinlik de oldu. Ankara, Trump tarafından Hamas’a kayyım atandı. Bundan böyle Hamas markasıyla İsrail’e yapılacak her saldırıdan Türkiye sorumlu olacak demek bu.
Hamas’ın Türkiye’ye zimmetlenmesi artık terör eylemi olmayacağının ya da olursa Ankara’nın ciro sahibi veya müteselsil yükümlü olarak muhatap alınacağının bağlayıcı kaydı o anlaşma. Washington da Yeruşalayim de notunu dikkatlice almış görünüyor. Ankara’daki ekabir, belli ki günü kurtarmanın işi olmadığını iyice kavramış. Bu yüzden meşhur Shay Gal (İsrail Havacılık ve Uzay Sanayii'nin yöneticisi) erken vakitte ilk uyarısını yaptı bile: Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in başlattığı “Filistin farkındalık” etkinlikleri kapsamında Türkiye’nin 81 ilinde çocuklara “katliamın adalet anlamına geldiği”nin öğretildiğini öne sürdü ve “Bu eğitim değil, indoktrinasyon” dedi. Bilgi notu değil, basbayağı ihbar.
Filistin farkındalığı denilen şey, Gazze İslam Üniversitesi hocasının Filistinlilere öğrettiğine itibar etmek anlamına geliyor bir yönüyle: “Karılarınızı intikam amacıyla değil, tedavi için dövün.” Kadın sunucu sırıtarak araya giriyor, “Yani dayakta sınırlamalar var değil mi?” “Tabii ki” diyor sözde hoca, “Kadını yola getirmek ve aileyi korumak için.” İslamcıların farkındalık dediği, bu rezil ilkelliği normalleştirmekten ibaret.
Hamas, anaokulundan başlayarak çocuklara Yahudilerden nefreti öğretiyor. Onları nasıl öldüreceklerini, sokakta karşılaştığı bir Yahudi’ye bıçakla saldırma tekniklerini, boğaz kesmeyi vs. Bunu anlayışla karşılayan ve üzerinde durmayan “farkındalık”, sadece kör şiddeti ve nihilist terörü içselleştirmiş oluyor. Bu nedenle Kassamcıların 7 Ekim 2023’te İsrail köylerine saldırarak önüne geleni öldürmesinde, beş altı saatte yaşlı, genç, çocuk, kadın demeden 1200 insanı katletmesinde tuhaf bir yan bulmadı o farkındalığın esnafı.
Filistin duyarlılığı ve farkındalığı gelişmiş olanlar, Avrupa’nın göbeğinde bir kilisede ibadetin ortasında Filistin sloganları atan saldırganı kutluyor. Cihatmış, tebliğmiş, oradakilerin uyanmasına vesile olurmuş falan. Pekala, Hıristiyanlar, sadece 2024'te Müslüman teröristlerin muhtelif ülkelerde öldürdüğü 4 bin küsur dindaşı için bir Cuma namazının ortasında aynısını yapsa yine tebrik ederler mi? Yoksa “İslamofobi” diye feryadı basarlar mı?
Trump’ın Filistinlilerin silah bırakmasına ilişkin uyarısı ve eğer bunu yapmazlarla karşılaşacakları muamele ile ilgili tehdidi Müslümanları radikalleştiren en önemli sebebi ortadan kaldıracak açılım. Ama işte bunu Trump’a kalmadan Müslümanlar yapmalıydı. Onlar tam tersine Filistinlileri silahlandırıp daha fazla savaş, daha fazla acı, daha çok ölüm, daha çok sefalet olmasını istiyor. Kendi ülkelerini şiddet, terör ve savaşın merkez üssü yapmaya çok hevesliler. Hamenei, İran’ı şiddetin karargahı yaptı da ne oldu? Kendi taraftarları beytulmalı yağmalarken halk fakir, mutsuz, neşesiz, umutsuz, öfkeli. Efsanevi İran tarihinden, kültür, sanat, edebiyat, felsefe ve medeniyetinden kırıntı kalmadı. İsrail Parlamento (HaKneset) başkanının Trump’ı Büyük Kiros’la karşılaştırırken İran tarihine atıfta bulunması Tehran’ın egemenlerini mahcup etmeliydi. Ama umursandığını sanmıyorum.
Şarm el-Şeyh’teki barış buluşmasında sadece İran yoktu. Çünkü Tehran, bölgedeki tüm çatışmaların santrali olmayı seçti ve kaybeden radikalizmler kulübünde şansına küsmek zorunda kaldı. Hamenei’nin yaşatmaya çalıştığı radikalizmin ideolojik enerjisi sıfırdı aslında. Büyük bütçelerle şeklen ayakta tutulmaya çalışıldı. Arap Baharı’yla birlikte İranlıları fakirleştirme pahasına saçıp savrulan devasa paralar. O paralarla Heniyye’nin çocukları Katar’da 5 yıldızlı hayat yaşıyor. Meşal’in çocuklarının milyar doları var. Sinvar’ın karısı, İsrail operasyonu sırasında Gazze’de tünellerde dolaşırken bile 32 bin dolarlık Hermes Birkin çantasını kolundan bırakmadı.
Sureten ve ceset olarak varlığını sürdüren Kudüs Ordusu’nun komutanı İsmail Kaani, son röportajında, Hamas’ın 7 Ekim saldırısından önceden haberi olmadığını tekrarladı. Kaani, böyle önemli bir konudan haberi olmadığını söylerken “direniş ekseni”nden sorumlu üst düzey kişi olarak kendisini gömmemek için de saldırıdan Nasrallah’ın ve hatta Heniye’nin de haberi olmadığını ekledi. Söylediğine göre Heniyye Irak’a gidiyormuş, saldırıyı öğrenince havaalanından geri dönmüş. Kaani’nin maliyet hesabında kendisini ve Tehran’daki rejimi 7 Ekim faciasından bilgisiz göstererek ABD-İsrail koalisyonunun hedefi olmaktan çıkarma çabası ağır basıyor elbette. Nasrallah da aynı amaçla saldırının hemen ardından mevzudan haberi olmadığını ve savaşa müdahil olmayacağını söylemişti ama işe yaramadı. Önlemeye çalıştığı akıbetten kendisini ve Hizbullah’ı kurtaramadı. Kaani’nin röportajında ilginç olan nokta, Kassamcıların katliamı ile arasına mesafe koymaya özel önem veren Hamenei’den yaptığı riskli rivayet. Saldırıyı öğrendiklerinde “Bu büyük işi yapanların alnından öpüyorum” dediğini aktarıyor Kaani. Röportajda açıklanana dek Hamenei’nin 7 Ekim katliamından duyduğu mutluluk kamuoyuna yansımamıştı. En yakınındaki isimler dahi bundan bahsetmedi. Ama Kaani ne hikmetse ve hangi niyetle yaptıysa Hamenei’nin çok aleyhine olacak bu tanıklığını ifşa ediverdi.
İslami radikalizm ve şiddetin patronu Kaani, 7 Ekim 2023’ten itibaren çelişkili, tutarsız, tuhaf, ilginç bir maceranın hep odağında oldu. 27 Eylül 2024’te Hizbullah’ın tüm üst düzey yöneticileri ve Nasrallah’ın öldürüldüğü hava saldırısı sırasında Lübnan’da bulunduğu açıklanmıştı. Hatta günlerce ortada görünmeyince Nasrallah’la toplantı sırasında onun da öldüğü haberleri yayıldı. Arap, İsrail ve İran kaynakları İsraillilere Nasrallah’ın yerini gösterdiği gerekçesiyle Tehran’da sorgulandığını da iddia etti. Fakat uzun aranın ardından 18 gün sonra, Beyrut’ta öldürülen Sipah generalinin cenaze töreninde görüntü verdi. Yine İsrail’in İran’a düzenlediği hava ve SİHA operasyonlarında Sipah ve Ordu generalleri öldürülürken onun da füzeyle vurulan toplantıda bulunduğu ve öldüğü söylendi. İran devlet televizyonu “şehitler” arasında adını ve fotoğrafını yayınladı. Fakat saldırıdan birkaç gün sonra Tehran’da ortaya çıktı. Halkın arasında olduğuna ilişkin bir mizansende. Tüm komutanlar savaş toplantısı yapıyorken bir tek o sözkonusu çok önemli toplantıda yokmuş veya bina vurulmadan kısa süre önce ayrılmış.
Tehran, İsrail saldırısından sonra oldukça zayıflayan rejimi ayakta tutabilmek için “Filistin davası”ndan şimdilik geri çekildi. Retorikte radikalizmin bayrağını taşımaktan vazgeçmeyeceğini haykırmasına rağmen fiilen kıpırdamadan duruyor. İsrail saldırısına kadar bir tutam saçını gösteren kadınları sokaklardan topluyorken savaştan sonra Demavend dağının eteğindeki Derbent’te Sipah karargahının yanıbaşında içkili, yüksek volümlü partilerde marjinal seviyede dekoltelerle instagramda canlı yayın açan kadınlara bile müdahale etmiyor artık. Yani “Filistin davası” en önemli hâmisini kaybetmiş durumda. Mecburiyetten. Mutlak velayet-i fakih rejiminin uluları, iktidarı tehlikeye atma pahasına eski işlere dönmeyecek gibi gözüküyor. Zaten Suriye ve Lübnan’daki keskin dönüşümden sonra bunun fiziksel imkanı da kalmadı. Türkiye’nin ise böyle maceralara kalkışacak siyasi, ekonomik, ideolojik çapı hiç yok. İç kamuoyuna bir şey kanıtlamaya ihtiyacı da bulunmuyor. Çünkü hayal oyununda perdeye düşürülen gölgeler İslamcıları muktedir yapmaya yetecek makbuliyet ve rızayı üretebiliyor. Meşruiyet krizinin harareti yatışmasa da olur.
Tamamen ideolojik saplantıyla sürdürülen Filistin mücadelesinin Türkiye ve İran için faydası nedir? Bu ülkelerde halklar çok mu özgür, çok mu müreffeh, demokrasi, insan hakları, hayat standardı gelişmiş ülkelerle mi yarışıyor? Hayır tabii ki. Filistin’i özgürleştirmek için uğraştığını söyleyen bu devletler, kendi halklarının ensesinde boza pişiriyor. Ayrıca Filistin endüstrisinin yanında durmanın Filistinlilere yararı ne? Hangi sorunu çözebiliyor?
PEW’in, ülkelerin tehdit gördüğü devletler araştırmasında listedeki bütün tehdit değerlendirmelerinde siyasi, ekonomik, sınır komşuluğu gibi çok rasyonel, anlaşılabilir, açıklanabilir çıkar çatışmaları sebepken sadece Türkiye’de en büyük düşman olarak İsrail’in görülmesinin (%43) akıl, mantık, şuur bakımından makbul bulunacak gerekçesi nedir? Hiç. Yalnızca kör, saplantılı, mutaassıp, nihilist ideolojik temeli ve Yahudi nefreti var bu akıl yürütmenin. Peki bu saplantılı ve hastalıklı tavrın Türkiye’ye herhangi bir yararı var mı? Bu sayede ekonomisi mi büyüyor, toplum daha mı mutlu oluyor, bilim, sanat, kültür mü gelişiyor? Devlet İsrail karşıtlığını enjekte edip nefret ateşini harlarken insanları radikalleştirip tehlikeli hale getirmekten başka ne kazanıyor?
“Filistin davası” medyatik etkisi küçümsenmeyecek güçlü bir endüstri. Lakin nitelikli çarpma işinden ibaret kalsa gönüllüsünü bulduktan sonra kime ne elbette ki. Ama nefret, aklı örten maddeler gibi. Şişede durduğu gibi durmayan alkol misali. Terörün personeli her zaman aklı, muhakemeyi, şuuru lağvetmiş radikallerden çıkıyor. Filistin mevzusu da gündemde kalabilmek için muhakemesi, şuuru, aklı iptal olmuş kesin inançlılara muhtaç ve onların hep radikal kalmasıyla ancak yoluna devam edebilir. Bu da toplumda sürekli huzursuzluk, güven ve güvenlik sorunu demek.
Hayatını askıya almış psikopatalojik gruplaşmalar ahalide neşe, umut, gelecek umudu bırakmıyor. Radikaller, nitelikli hayat beklentisine düşman. Gününü mutlu mesut tamamlamak isteyen en naif hevesi zehirliyor. Her fırsat ve bahanede sokaklara fırlayan çatık kaşlı, asık suratlı, öfke ve nefret yüklü saldırganlar hayatın yakasına yapışmış, neden onların peşinden sürüklenilmediğinin hesabını soruyor herkese. Böyle bir toplum ve halk, saygın biçimde tarihsel yürüyüşüne devam edebilir mi, böyle bir ülkeden hayır gelir mi?

0 Yorum